Kütahyalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kütahyalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2018 Pazar

Kütahya'nın Mısır Kuvvetlerince İşgali Meselesi Gibi Bazı İddialara Cevaplar


[Resim: Solda, Yunanlıların Kütahyalı Paşa dedikleri Sadrazam Reşid Mehmed Paşa ve sağda, Kütahya'yı işgal eden Mısırlı İbrahim Paşa]

Geçenlerde bazı paylaşımlarda Kütahya'nın üç sebepten dolayı cezalandırıldığı gibi tarih bilincinden uzak yaklaşımlar okudum. O zamandır aklımdaydı. Şu sıralarda da Reşid Mehmed Paşa konulu bir çalışma yapıyorken hazır bu meseleye de değinmek üzere bu yazıyı kaleme alıyorum. En kısa şekilde yazmaya gayret edeceğim. Umarım okunur...

Sosyal medya ortamında okuduğum yazılara göre, aklımda kaldığı haliyle Kütahyalılar, ilki 1511 Şah Kulu isyanında Karagöz Paşa'nın şehit edilip şehrin yağmalanmasına göz yumdukları, ikincisi 1833'te Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın Kütahya'yı işgalinde karşı koymadıkları ve üçüncüsü yanlış hatırlamıyorsam Yunan işgaline karşı komple ayaklanmadıklarından dolayı devlet tarafından cezalandırılasılarmış! Yok yahu!

Değerli okuyucularımız, yukarıda paylaştığım değerlendirmede olduğu gibi, eğer 21. yüzyıl başından ve bakış açısından tarih bilmeksizin 16. ve 19. yüzyılı değerlendirirseniz elbet bu yüzeysellikle yanlış değerlendirmede bulunur, olmayan kabahatten olmayan cezayı keser, halkı da suçlu ilan edersiniz. O dönem Anadolu'sunu bilmeyiz hiç birimiz. Moğolun ardından iç savaşlarla boğuşup o güne gelmiş bezgin halk, sürekli artan vergiler, voyvoda/mütesellim zulümleri, Fatih'in reformlarının ardından Bayezid'in karşı hareketleri vs. Türlü dert vardır başta yani. Anadolu asker ve vergi kaynağıdır, Türkmendir, etrâk-ı bî-idrak'tır hatta bazı çevrelerin gözünde. Herşeyden öte fakirdir. Devletin ana vatanı ise zengin Rumeli'dir. Evet üstatlara göre Osmanlı anavatanı Rumeli olan bir devlettir. Zaten bunu da devlet yapısında etkin şekilde görürsünüz.

İlkinden girecek olursak; Şah Kulu isyanı o vakte değin devletin gördüğü en büyük isyandır. Teke'den (Antalya) katlana katlana çoğalıp Zığra önlerine gelen asilerin sayısının 20 bine yaklaşmış olduğu varsayılmaktadır. Ki bunlar sadece Kızılbaş denilip geçiştirilen Türkmen toplulukları değildi. Devlete kırgın, elinden tımarı alınıp tekkelere verilen sipahiler de bunların arasındaydı. Kütahya'ya varmadan evvel Elmalı'dan itibaren Altıntaş'a kadar yağmalaya yağmalaya gelmiş ve önünden Teke sancak beyi Şehzade Korkut'u kaçırmış bir güruhtan bahsediyoruz. İş ne oldu da Kütahyalının suçu oldu? İsyancıları küçümseyen Karagöz Paşa, Nokta adında bir adamı komutasında gönderdiği basit bir kuvvet halindeki öncülerinin bozulması üzerine başta kendisinin bulunduğu sancak kuvvetleriyle şehrin önünde asileri karşıladı ve müthiş bir cenk başladı. Asiler ilk başta bozulmaya yüz tuttular ve kaçışmaya başladılar. Fakat o evrede insanoğlunun en büyük problemi olan açgözlülük devreye girip bozulan düşman üzerine atılmak yerine yağmaya girişildi. Gafillik cenkte affedilmez! Geri dönüp saldıran asiler ganimet meraklısı askerlerimizi hemen dağıttılar ve Karagöz Paşa'yı da esir aldılar. Gerisi malum; türlü hakaretler ve rezillikler. Kütahya, Osmanlı döneminde tamamı Anadolulu, yani kendi bağrından asilerce defalarca kuşatıldı. Hani şu Celali denilip geçiştirilen isyanlar vs. Her defasında şehir tahrip edildiyse de kale asla düşmedi! Şah Kulu isyanında da böyle oldu. Kale düşmeyince ve vakit dar olunca öfke Karagöz Paşa'ya yöneldi. Önce başı kesildi, sonra kaleye karşı kazığa vuruldu. Şah Kulu kale kuşatmasını bir taraftan devam ettirip bir taraftan Bursa tarafına hareket etti. Devam eden olaylarda ordu başındaki Sadrazam Ali Paşa dahi canından oldu. Koca Osmanlı ordusu arkada, asiler önde İran sınırına dek bu mücadele devam etti. Kütahyalı ne yapsaydı? Buna göre yukarıdaki değerlendirme sağlıklı mıdır?

İkincisi ile devam edelim; Mısır kuvvetlerinin şehrimizi işgali meselesi yani. Yani bilemiyorum yukarıdaki değerlendirmeyi yapanlar Mısır kuvvetlerinin Osmanlı merkez ordusundan daha düzenli ve modern bir ordu olduğundan haberdar mıdır? İlgili dönemde Osmanlı tahtında daha sonra kendisine "Gavur Padişah" denilecek olan Sultan Mahmut II vardır. Devlet, Yanya'da isyan eden Kütahya kökenli valisi Tepedelenli Ali Paşa isyanını iki yılın sonunda, dikkat ediniz İKİ YILda ancak bastırabilmiş, Kütahya ve Ankara'ya sürülen oğulları ve torunları 1821'de yine buralarda idam edilmişlerdir. Kütahya'da bulunan Tepedelenlizade Veli Paşa ve oğlu Mehmed Paşa'yı o esnada Kütahya'da vali kaymakamı bulunan Reşid Mehmed Paşa idam etmiştir. Vali kaymakamı diyorum zira o esnada Mora'da patlayan Yunan ayaklanması sebebiyle asıl vali Ebubekir Paşa, Mora'dadır. Devlet Reşid Mehmed Paşa'ya ödül olarak vezir rütbesi verip onu da Mora'ya gönderdi. Yunan ayaklanmasını kendi kuvvetleri ile bastıramayan Osmanlı merkezi yönetimi Mısır'da sözde federal, özde bağımsız valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dan yardım istedi. Paşa'da oğlu İbrahim Paşa'yı Girit karşılığında bölgeye donanmayla gönderdi. Reşid Mehmed Paşa, İbrahim Paşa ve diğerleri fakat asıl İbrahim Paşa'nın desteğiyle isyanın ilk etabı sert şekilde bastırıldı. Fakat müttefik kuvvetlerince Osmanlı ve Mısır donanmaları da Navarin'de yakıldı. Reşid Mehmed Paşa'ya Yunanlılar, bölgeye Kütahya'dan geldiği için Kütahyalı Paşa dediler ve adı öyle kaldı. Hatta İngilizler bile geleceğin sadrazamına Kütahi demeye başladılar. Hemen ardından da Rus Harbi başladı. Varna başarızlığı sadrazam değişikliğine sebep oldu ve Kütahyalı Paşa olarak tanınan aslen Gürcü Reşid Mehmed Paşa sadrazam oldu. Yeniçeri ocağının kaldırılması fakat yerine modern anlamdan güçlü bir ordu teşkilatı kurulamaması ciddi sorunları da beraberinde getirmiştir. Reşid Paşa başlarda başarı sağladıysa da güçlü Rus ordusu karşısında tutunamadı. Düşman Edirne'mize kadar gelince 1829 Edirne Anlaşması yapıldı. Dertler bitti mi? Elbette hayır. Sözde federal özde bağımsız Kavalalı Mehmed Ali Paşa, donanmasının yakılması ve savaş masraflarının çokluğu sebebiyle Mısır'a ilaveten Suriye'yi de istedi. Tabi ret cevabı onu durdurmadı. Oğlu İbrahim Paşa, Fransız askerlerince eğitilmiş donanımlı ve modern ordusuyla önce Akka'yı düşürdü sonra üzerine serasker tayin edilen Ağa Hüseyin Paşa'yı bozdu. 29 Temmuz 1832'de Osmanlı kuvvetlerinin bu yenilgisi Konya ovasını Mısır kuvvetlerine açık hale getirdi. Devlet önlem olarak Sadrazam Reşid Mehmed Paşa'yı serdar tayin edip bölgeye yolladı. 21 Aralık 1832'de Konya'da yapılan meydan muharebesinde Osmanlı merkez kuvvetleri yenildi. Hatta Sadrazam Reşid Mehmed Paşa da esir edildi. Adam Mısır'dan kalkıp Suriye'yi aşıyor Konya'ya ve Kütahya'ya dayanıyor, Akka kuvvetlerini, öncüleri ve iki orduyu yeniyor da suç Kütahya'ya mı kalıyor? Eğer o dönem dış güçler araya girmemiş olsa saltanat el değiştirecekti belki de. Bir anlık duraksama ve dış güçlerin kendi valisi karşısında tutunamayan zayıf Osmanlı'yı ve modern bir orduya sahip güçlü Mehmed Ali profili karşısında tercihleri bir yüzyıla yakın daha devletin yaşamasına sebep oldu. İki büyük orduyu bozarak hatta devletin sadrazamını dahi esir ederek Kütahya'ya kadar gelmiş Kavalalı İbrahim Paşa karşısında Kütahyalı ne edeydi ilgili dönemde? O dönemin Kütahyalısının İstanbul'a ve Mısır'a bakış açısına sahip misiniz? İlgili dönemde eyalet merkezliğ gitti de bir tek Kütahya'dan mı gitti? Sistem ihtiyacı karşılamadı ve değiştirildi. Bu kadar! Peki buna göre yukarıdaki değerlendirme doğru mudur?

Gelelim Yunan işgali meselesine. Bu konuda lafı fazla uzatmayacağım. Bazı okuduklarım benim de canımı fazlasıyla sıkmış halde. Fakat çok fazla soru işareti var. Bu soruların ortadan kalkması için de çok ciddi çalışmalar yapılması gerekiyor. Bu konuda D.P.Ü.'ni oldukça pasif buluyorum. Tarih alanında Kütahya'nın geçmişine hakiki manada ışık tutacak bir çalışmaya henüz ön ayak olamadılar. Kurumlar deseniz yapılmış çalışmalara sahip çıkmıyorlar. Şu durumda da Yunan işgali ve Milli Mücadele dönemi hakkında böyle bir profil ortaya çıkıyor; Yunan elini kolunu sallaya sallaya Kütahya'ya girdi ve hiç sıkıntı yaşamadı. Ahmet Öztürk Hocamızın Milli Mücadele'de zor yıllar kitabını okuyunuz. Orada kim yattı kim mücadele etti göreceksiniz. Cengiz Çetintaş Hocamızın kendi gayretiyle internette derlediklerini okuyunuz. Harp zamanlarında kimileri can verirken kimileri can derdine düşer. Lakin bu durum sadece Kütahya'ya has bir durum da değildir. Bunun da altını çizmek isterim. Bir kaide gibi şaşmaz. Şu da başka bir gerçektir ki Tavşanlı - Emet havalisinde yaşananlar, Cevizdere ve nihayetinde Dumlupınar'da vurulan darbe tarihimizin şeref sayfalarındandır. Çerkez Ethem meselesi, Yunan kralının şehrimize gelip savaş konseyini burada toplaması, Simav bölgesindeki bazı faaliyetler vs. iyice araştırılıp, ölçülüp tartılıp ona göre tarafsız laf söylenmelidir. 1912 ila 1922 arasında 10 yıldır harp etmekte olan bir millete ve eriyen ham maddesi kendi insanı olan ilimize, 2018'den saydırmak kolaya kaçmaktan öte değil!

Asıl noktaya gelecek olursak, bu yazılanlar ve ortaya atılanlar şehrimizin bir türlü sivrilemeyişine, kabuğunu kıramayışına, halkının kafa yapısını değiştiremeyişine ve kapalı kalışına bir sebepmiş gibi ortaya atılan fakat gerçekte tarih şuurundan uzak iddialardır. İtibar etmeyiniz. Milenyumun popüler mesleği tarihçilik malum. Herkes tarihçi, herkes uzman. El-insaf! Şunu diyelim; Kütahya bugün içinde bulunduğu durumdan kendi sorumludur. Bir ve beraber olmayı başaramamıştır. Kabuğunu kırmak için nitelikli kaynak sağlayamamıştır. Bu kabulümüzdür. Fakat günümüz sorunlarına kılıfı tarihten aramaktan vazgeçelim. Alakası yok zira. Boş vermişlik, neyime lazımcılık sadece biz Kütahyalılara mı has bir durum? Kahvelerde zaman öldürmek, faydalı değilde faydasız işlerle uğraşmak sadece biz Kütahyalıların mı meşgalesi? Elbet değil! Bunlar maalesef ki maalesef milletimizin kanayan yaraları. Biz de biraz daha fazla olabilir belki. Bu kanayan yaralara mantıktız yara bantları sarmaya çalışmayalım. Bahane aramak yerine vizyona sahip olsak, nitelikli bireyler yetiştirerek ben davasından biz davasına geçiş yapmış olsak bu şehir muhakkak daha farklı bir şeye dönüşecek! O sebeple aciz insan tipinin sıradan özelliği olan başarısızlığa kılıf aramaktan vazgeçelim. Kütahya cezalı falan değildir, bunlara inanmayalım! Kişi kendi cezasını kendi vicdanında verir. Biz istersek olur sevgili dostlar! Yok eğer inanacaksanız da bunlara Yıldırım Bayezid'i Timur'a Yakup Çelebi'nin yani bir Kütahyalının yakalattığını, Yunanistan'ın bağımsızlığına zemini bir Kütahyalı'nın (Tepedelenli Ali Paşa) hazırladığını vs. gibi maddeleri de ekleyin ki zengin görülsün liste...

Saygılar...

18.02.2018

26 Ekim 2017 Perşembe

Kütahyalılar Yazı Dizisi: Germiyanzade Şeyh Seyfi Efendi

Takip edenler hatırlayacaktır, ara ara geçmiş dönemlerde memlekete hizmeti geçmiş Kütahyalıları tanıtmak için kısa biyografiler paylaşıyoruz. Bunlara bir yenisini eklemenin vakti gelmişti. Germiyanzadelerden Şeyh Seyfi Efendi ile devam edelim.

Seyfi Efendi, 1873' te (1289) Kütahya'da doğdu. Germiyanzade Şeyh Ahmet Fazıl Efendi'nin oğludur. İlk ve orta öğrenimini Kütahya’da tamamladıktan sonra İstanbul'a giderek Kara Mustafa Paşa Medresesinde bilgisini geliştirdi ve müderrislik icazeti aldı. Bir süre de Hukuk Mektebine devam etti ise de bitiremeden memleketine döndü. Millî mücadele sırasında Müdafaayı Hukuk Cemiyetinde yararlı hizmetlerde bulundu. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında Kütahya'da depo edilen silah ve malzemenin düşman eline geçmeden ulusal direnişe katılan kuvvetlere dağıtılmasını sağladı. Kütahya Belediye Başkanı iken TBMM'nin I. Dönemine Milletvekili seçildi. 23 Nisan 1920'de meclisin açılışında hazır bulundu. Mecliste Şer'iye ve Evkaf Komisyonu ile İrşad, Dilekçe ve Sağlık ve Sosyal Yardım komisyonlarında çalıştı. II. Dönemde de meclisteki yerini korudu. Dönem içinde hastalanarak izinle ayrılması nedeniyle etkinliği kalmadı. Kütahya'da 9 Nisan 1925'te vefat etti. Evli olup iki çocuk babası idi. 25 Haziran 1927 Tarih ve 1161 sayılı kanunla kızı ve oğluna vatanî hizmet aylığı bağlanmıştır. Mecliste Şeyh Seyfi Efendi olarak anılırdı.

Seyfi Efendi'nin kabri konusunda bir malumat edinemedik. Bu vesileyle Milli Mücadeleye mebus olarak katılmış bu hemşehrimiz üstünden tüm o fedakarane hizmetlerde bulunmuşları hayrla anmış olalım. Cümlesinin ruhları şâd olsun.

Saygılar... 26.10.2017

Fotoğraf: Şeyh Seyfi Efendi (FFT Arşivi)
Kaynak: Türk Parlamento Tarihi

12 Ekim 2017 Perşembe

Yenmeyen Tavuk

Orgeneral Asım Gündüz'ün hatıratından bir bölüm. Sakarya Harbi esnasında yaşanmış bir ibretlik olay. Bu mübarek vatanın ne şekilde kurtarıldığını ve halaskârânın ne kadar büyük insanlar olduğunu göstermesi açısından muhteşem bir örnek. Buyrunuz;


22 Eylül 2017 Cuma

Eski Mebuslarımızdan Hocazâde Rasih Efendi Üzerine Derlediklerim

Hocazâde Rasih Efendi
Öncelikle Hocazadelerin Kütahya’nın söz sahibi ailelerinden birisi olduğunu belirtmekte fayda var. Tam adı Mehmed Rasih Efendi’dir. Eşraftan olan Hocazade Rasih Efendi hakkında karşımıza en fazla Kütahya aşar mültezimliği ve bu görevden kaynaklanan şikâyetler, faaliyetler ve ödeme problemleri vs. hakkında belgeler çıkmaktadır. 1903 senesinde mahkûm edilip 1904’te aff-ı şahaneye uğradığı yine belgelerden görülmektedir. Lakin bu arada ikinci bir tutukluk hali kaydı daha bulanmakta ve sebebinin bir çeşme meselesi olduğu yazılmaktadır. Meşrutiyetin yeniden ilanı üzerine yapılan nümayişlerde halkı, kendisini sevmediği Fuad Paşa aleyhinde harekete geçirmeyi başarmış ve herhangi bir emir vs. bulunmaksızın İTC mensuplarıyla birlikte Paşa’yı makamından kaldırmışlar ve şehirden ayrılmaya mecbur etmişlerdir. 1909’da Kütahya mebusu seçilmiş fakat istifasına mebni yerine Zeytunzâde Hasan Tahsin Efendi mebus olmuştur. Arşivlerde memurların tebdil edilmeleri talepleri hakkında kayıtları vardır. Yine 1909’da bu sebeplerden olsa gerek hükümet memurlarını iğfal ettiği ve mutasarrıfları sürdürdüğü gerekçesiyle Hoca zade Rasih Efendi ve avenesinin tedip edilmesi istenmiştir. Arşivde ayrıca mebusluğa adaylığı koyması üzerine kendisinin kötü ahlak sahibi olduğu yönünde merkeze bir yazı yazılmış olması dikkat çekicidir. Bilahare tekrar Kütahya mebusu seçilmiştir. Bu mebuslukların ilki İTC, ikincisi ise HİF’ndandır. Ermeni kaynaklı yazılarda tehcir olayında mutasarrıf Faik Ali Bey ile birlikte tehcire karşı çıkan yerel eşraf arasında Hoca zade Rasih Efendi de sayılır. Yunan işgali sırasında oğlu İbrahim Efendi, Kütahya mutasarrıflığı yapmıştır ve bu gerekçeyle 150’likler içine dâhil edilmiştir. Ayrıca Yunan işgali sırasında aileye ait konak harekât merkezi olarak kullanılmış ve meşhur savaş konseyi de burada toplanmıştır. Bu konudaki görüşlerimizi bir evvelki konuda verdiğimizden tekrar etmiyorum. Aileye yönelik detaylı bir araştırma son dönemin bu sürekli göz önünde olan ailesi hakkında karanlıkta kalmış gerçekleri ortaya koyacaktır. Bu aynı zamandan Kütahya için de faydalı bir çalışma olmaya adaydır. Zira ilgili yıllar hem milli bir mücadelenin verildiği, bunun yanında yerel güç davalarının da güdüldüğü ve ayrıca siyasi emellerin girift bir hal aldığı dönemlerdir.

1919 senesinde Kütahya’ya sürülen Ahmet Emin Yalman anılarında Hocazade Rasih Efendi hakkında şunları söylüyor;
“Milli Kongre kurucusu göz doktoru Prof. Esat Paşa, 12 Haziran'da Kütahya'ya sürüldü. İstanbul Askeri Kumandanlığı onu da sürmeye vasıta olmamış, bir müddet serbest bırakılmıştı. Yine Mehmed Ali Bey'in mesuliyeti üzerine alması suretiyle neticede sürüldü. O da, İaşe Müfettişi sıfatıyla Kütahya'ya gelen Gaziantepli Şair İshak Bey de eski İttihatçılardan ve memleketçilerden mürekkep olan milliyetçi cepheye bir kat daha kuvvet verdiler. Bunun karşısında gayet kurnaz ve becerikli bir adam olan Hocazade Rasih Efendi'nin tarafı çok zayıf kaldı. Daima iktidarla yürüyen ve işlerini yürüten Rasih Efendi, ilk defa olarak yanlış bir hesap yapmış, gözle görülen ihtimalleri hesaplayarak Padişah'ın, Hürriyet ve İtilafın ve İngilizlerin tarafını tutmuştu. Fakat bizim kuvvetimiz karşısında bu arada bizimle de hoş geçinmeyi doğru bulmuştu. Bir sabah beni kaymak kahvaltısına çağırdı. Evinin sofasında kaymağa ilave olarak zengin bir kahvaltı sofrası hazırlanmıştı. Baş başa idik. Kendisine dedim ki:

‘Belediye Başkanı Germiyanoğlu Ali Bey'den duydum. Bir seçim de sandıktan seçmen sayısından fazla pusula çıkmış. Ali Bey 'Bu ne?' diye size sormuş. Siz de 'Olağandır' demişsiniz. Bu doğru mu?’

Gülerek cevap verdi:

‘Canım, böyle şeyler olağan değil mi? İnsan hali bu. . . ‘

Nüfuz düşkünü mahalli eşraf ve derebeyi tipini yakından etüt etmek suretiyle hoş bir sabah geçirdim. Rasih Efendi, bir hayli hikâye bilen hoşsohbet bir adamdı. Memleketin haline ve politika işlerine dair giriştiğimiz münakaşada konuya uygun hikâyelerle ve tekerlemelerle işin içinden ustaca sıyrılmasını biliyordu, ele avuca sığmıyordu. Kendi yolunu gözüne kestirmişti. Fakat hesabı yanlış çıktı. Yunan işgali zamanında etrafını saran bir nefret ve tiksinti havası içinde can verdi. İki oğlu da yüz ellilikler listesine girdi ve vatanı terk etmek zorunda kaldılar.”

Burada kastedilen ikinci oğlu kimdir bilemiyorum. 150’likler listesine dâhil edilen oğlu Hoca Rasih zade İbrahim Bey hakkında daha evvel birkaç şey yazmıştık. Kütahya’da vefat eden Hocazade Rasih Efendi’nin kabrinin Sultanbağı mezarlığında olduğunu işitmiştim. Fakat kendisi hakkında çalışma yapan bir dostumuz aileden bireylerin kabirlerini bulabilmiş olmasına rağmen Hocazade Rasih Bey’in kabrini henüz tespit edebilmiş değildir.

Rasih Efendi'nin Yaptırdığı Hürriyet Çeşmesi
Rasih Efendi’nin yaptırdığı Hürriyet Çeşmesi’nin kitabesi şöyledir;

Var ola Şâh-ı Cihân-ı âdil zeh-i kuds sıfat
Sâye-i şahânesinin mülkü âbâdan olub
Abd-i memlukleri Hocazâde akıtdı bu çeşmeyi
Âfitâb-ı refetinden rûşen oldu şeş cihât
Görmemiş zât-ı gibi hakanı çeşm-i kâinat
Yapdı nâm-ı akdesine etti edâ-i vâcibât
Yazdı Rıfat mahlas cevher gibi tarihini
Akdı işbu çeşmeden sâfi sular aynü’l-hayât
Sene 1325 (1908)



12 Eylül 2017 Salı

Kütahyalılar Serisi: Org. Asım GÜNDÜZ


Uzun süredir hatta grup döneminden bu yana "Kütahyalılar" yazı dizisine devam edememiştik. Bu arayı Asım GÜNDÜZ'ün resmi biyografisiyle noktalayalım;

1880'de (H.1296) Kütahya'da doğdu. Babası Kütahya'nın köklü ailelerinden Büyükmüftüoğullarından Ömer Bey, annesi Hatice hanımdır. Ali Haydar - Hatice Hamide kızı Nahide (1884/1886-1947) hanımla evli ve Ferruh' (1908/1910) un babasıdır.

İlköğrenimini Kütahya'da, ortaöğrenimini Karahisar, Balıkesir ve Bursa'da tamamlayıp, Bursa Askerî Lisesinden 1898'de mezun oldu. Aynı yıl İstanbul Harbiye Okuluna girerek 1900 yılında sınıfının ikincisi olarak mezun oldu ve Kurmay Okuluna ayrıldı. 11 Ocak 1904'te kurmay yüzbaşı olarak Akademiyi bitirdi. Şubat 1905'te kurmay stajı için Erzincan'da bulunan IX, Orduya verildi. Sekizer ay piyade, süvari ve topçu kıtalarında staj görerek kolağalığı (kıdemli yüzbaşı) rütbesine yükseldi. Nisan 1907'de Karadeniz Boğazı Müstahkem Mevki İstihkâm İnşaat Komisyonuna verildi. Burada iki yıl kalarak bu bölgenin tahkiminde yararlı hizmetlerde bulundu. Nisan 1908'de Genel Kurmayda 1. Şubeye verildi. Haziran 1909'da öğrenimini tamamlamak üzere Almanya'ya gönderildi. Dönüşünde Aralık 191 l'de Harp Okulu Tabiye öğretmenliğine verildi. Balkan Savaşında Eylül 1912'de Başkomutanlık Karargâhı Harekât Şubesi Müdür Yardımcılığına verildi. Balkan Savaşından sonra Aralık 1913'te Alman Islah Heyetinde, Harp Akademisinde İstihkâm öğretmenliği yapan Vaber Paşanın yardımcılığına atandı. Ocak 1914'te Birinci Cihan Savaşında İstihkâm Kıtaları ve Müstahkem Mevkiler Müfettişliği Kurmay Başkanlığı Müfettiş Vekili oldu. Birinci Cihan Harbinde 14 Eylül 1915'te yarbaylığa terfi edip, 2. ve 3. Kolordu Kurmay Başkanlığına ve daha sonra 1915'te Sina Cephesi Kurmay Başkanlığına, cephenin iki orduya ayrılması üzerine 8. Ordu Kurmay Başkanlığına, 1917'de 48. Tümen Komutanlığına verildi. Tümeni ile birlikte Şeria, Salt muharebelerinden sonra 12 Mayıs 1918'de fevkalâdeden albaylığa terfi etti. 2 Ekim 1918'de Şam dolaylarında İngilizlere esir düştü ve 22 Temmuz 1919'da İstanbul'a döndü. Eylül 1919-Ağustos 1921 tarihleri arasında değişik komisyonlarda üyelik, başkanlık, Harp Akademisinde Tabiye öğretmenliği, bu arada Şehzade öğretmeni, Genelkurmay 2. Şube Müdürü olarak hizmet verdi. 3 Ağustos 192l'de Kurtuluş Savaşına katılmak üzere İnebolu'ya çıkıp Ankara'ya geldi. 18 Ağustos 192l'de Batı Cephesi Komutanlığı Kurmay Başkanlığına önce vekâleten, sonra asaleten, kolordu komutanı yetkisiyle atandı ve bağımsızlık savaşı sonuna kadar bu görevi yürüttü. Sakarya savaşlarında verdiği hizmet ve gayreti Büyük Millet Meclisince Altın Liyakat Madalyası ve daha sonra İstiklâl Madalyası ile ödüllendirildi.

Kurtuluş Savaşımızın Kahraman Kumandanları Birlikte (Asım Paşa sağda)
Başkomutanlık (Dumlupınar) Savaşından sonra 31 Ağustos 1922'de fevkalâdeden generalliğe (Mirlivalığa) yükseldi. 2 Eylül 1923'te Genelkurmay II nci Başkanı, 12 Ocak 1924'te 8. Kolordu Komutanı, 31 Ekim 1924'te 9. Kolordu Komutanı oldu. 9 Kasım 1927'de 5. Ordu Komutanlığına gönderildi. 5 Ocak 1929'da yeniden Genelkurmay II nci Başkanlığına döndü. Bu görevde iken Temmuz 1936'da Montrö Sözleşmesindeki Türk Delegasyonu üyesi, Hatay sorunu için Haziran 1938'de Fransızlarla yapılan görüşmelerde kurul başkanı olarak görev aldı. 1940'ta Fransız ve İngilizlerle yapılan Halep ve Hayfa görüşmelerine başkanlık yaptı. 30 Ağustos 1926'da Korgeneralliğe (Ferik), 30 Ağustos 1937'de orgeneralliğe yükseldi. 1 Aralık 1943'te Yüksek Askerî Şura üyeliğine getirildi. 14 Temmuz 1945'te yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrıldı. 3 Ekim 1912-16 Eylül 1913 tarihlerinde Balkan Savaşına, 16 Ekim 1914-31 Ekim 1918 tarihlerinde Büyük Harbe, 3 Ağustos 1921-23 Ağustos 1923 tarihlerinde İstiklâl savaşlarına katıldığından zam aldı.

Aldığı nişan, madalya ve takdirnameler:

1. Birinci Rütbeden Mecidî,
2. Dördüncü Rütbeden Osmanî,
3. Üçüncü Rütbeden Mecidî, (Düzeltme: Tebdilen olsa gerek)
4. Harp Gümüş Muharebe Liyakat,
5. Gümüş Muharebe İmtiyaz,
6. Alman Üçüncü Rütbeden Muharebe Kırmızı Kartal,
7. İkinci Sınıf Demir Salip,
8. Avusturya-Macaristan Üçüncü Rütbeden Harp Alâmetli Liyakat Salibi,
9. Bavyera Üçüncü Rütbeden Kılıçlı Meziyet,
10. Afgan, Yugoslav ve Yunan nişanları, İstiklâl Madalyası ve takdirnamelerdir.

"Hayat Tarih" Dergisinden Asım GÜNDÜZ Hakkında Haber
Emekliye ayrıldıktan sonra siyasete girip VIII inci Dönem seçimlerine katıldı. 24 Temmuz 1946'da C.H.P. den Kütahya Milletvekilliğine seçildi1". VIII inci Dönem sonunda milletvekili bulunduğu sırada IX uncu Dönem seçimlerine katıldı. Yapılan seçimde 66 425 oyla C.H.P. listesinden ikinci kez Kütahya Milletvekili seçildi. Seçim tutanağını 18 Mayıs 1950'de aldı. 22 Mayıs 1950'de Meclise geldi. Tutanağı 5 Haziran 1950'de onaylandı.

Dilekçe, geçici Dilekçe ve Dışişleri ve Millî Savunma komisyonlarında çalıştı. İmar ve Kalkınma Bankası ile akdedilen krediler konusunda kurulan geçici komisyonda görev aldı. Genel Kurulda değişik 4 konuda söz aldı. Yasama etkinliği IX. Dönemle sona eren Orgeneral Asım GÜNDÜZ, 14 Ocak 1970'de İstanbul'da öldü. İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi. Onyedi meslekî yapıtı olup, ölümünden sonra, anıları, "Hatıralarım 1973" adıyla yayımlandı.

Kaynak: Kâzım Öztürk, (1998), Türk Parlamento Tarihi, TBMM IX. Dönem, 1950-1954, VII. Cilt, Ankara: TBMM, ss.765-767

Germiyanzadeler...

Meşhur Taş Vakfiye © 2017
1909 tarihli Kütahyalı meşhur "Hocazadeler" imzalı ve Dahiliye Nezaretine hitaben yazılmış bir belgede gerçekten ilginç ifadeler mevcut. Germiyanoğlu Yakub Çelebi ve İshak Fakih vakıflarının aşarını toplayan Germiyanzadelerin bu paraları usulsüz harcadıkları ve bunu yaparken "Germiyanoğlu" adının ardına saklandıkları, halbuki bunların sahte Germiyanzade oldukları, Yakub Çelebi'nin kız kardeşinden başka kimsesi olmadığı ve onun da Yıldırım Beyazıd'ın hanımı ve Sultan Çelebi Mehmed'in annesi olduğu, dolayısıyla bu soyun son bulduğu yazılıdır. Benzer ifadeler aynı konu hakkında başka birileri tarafından yazılmış bir telgrafda da tekrarlanmış "Germiyanzade sahte unvanı" vurgusu yapılarak, Germiyanzade Edhem Paşa bunların elebaşı olarak gösterilmiştir. Malumunuz bu Edhem Paşa'nın konağı bügün restore ediliyor. Konağın adına neden "Beylik Konağı" diye uydurma bir isim konulmaya çalışılıyor onu anlayabilmiş değilim ama!

Burada bahsedilen durum mali açıdan bir soruşturma konusu içinde geçiştirilmiş olsa da Germiyanoğlu soyu hakkında ciddi bir araştırma ihtiyacı olduğu aşikardır. Yakub Çelebi'nin beyliği Osmanlı'ya ilhak kararı sonrası Afyonkarahisar Mevlevileri hariç Germiyanzadelerden bahseden kaynak yok gibidir. Tâki özellikle yerel ayan ailelerinin önem ve güç kazandığı 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarına kadar. Bu dönemde özellikle Ahmed İzzet Paşa ile başlayan Germiyanoğlu adı kullanımı, oğullarınca benimsenmemiştir. Sonrasında aslında Hacı Emirzadelerden olan Ali Paşa ve oğlu Abdurrahman Paşa her nedende kendi aileleri yerine Germiyan ailesi adını kullanmışlardır. Bu detay Abdurrahman Paşa'nın mezar taşında da görülür. Bu durum ayrıca arşivde görülen birkaç belge ile pekiştiğinde Hacı Emirzadelerin, Germiyanoğullarının bir alt kolu olduğu düşünülebilir. 19. yüzyıl boyunca fasılalarla defalarca "Germiyanzade" aile namı kullanan kişiler Kütahya'da mütesellimlik yapmış, yerel gücü elinde tutmuşlar ve bazıları halka da zulümden geri kalmamışlardır.

Araştırmalarım sonucu pekişen şahsi fikrim, Germiyanoğlu sülalesinin (hanedan sülalesi) son bulduğu, o dönem bu adı kullananların İshak Fakih soyundan gelenlerle, hanedan ailesine evlilik yoluyla bağ kuranlar olduğudur. Hanedan soyu devam etmişse bile bunun Kütahya'da olmadığı da bir diğer düşüncemdir. Cumhuriyet devriyle pek çok yurt geneli aile "Germiyanoğlu" soyadını almış, iş iyice içinden çıkılmaz hale gelmiştir.

İlimizde yapılmış olan Germiyanoğulları Beyliği Sempoyumu bekleneni verememiş, ciddi araştırmalar yerine basit ve oturum doldurmaya yönelik konularla geçiştirilen bildiriler de değerlendirme toplantısında da dikkat çekildiği üzere yayınlanmaya bile değer görülmemiştir. En kısa sürede bu sempozyum yenilenmeli ve bildiri seçimi ciddi süzgeçten geçirilerek yeni bilgilere ışık tutan bir yol izlenmelidir. Belki bu arada yerelde saha araştırmaları ve bu soyadını taşıyan ailelerle yapılacak görüşmelerden değerli bilgiler ve hatta belki de bir şecere tespiti yapılabilir. Sonuç olarak Kütahya'nın ne Germiyanoğlu devri ne de Anadolu Eyaleti devri henüz layıkıyla aydınlatılabilmiş değildir.

Kütahyalılar Serisi: Abdurrahman Nureddin Paşa

Esbak Başvekil ve Adliye Nazırı Abdurrahman Nureddin Paşa

1836 senesinde Kütahya'da doğan Paşa, Hacı Ali Paşa'nın oğludur. Babası sayesinde iyi bir eğitim aldı. Çeşitli mutasarrıflıklar ve valilikler ardından 2 Mayıs 1882'de başvekil unvanıyla Said Paşa'nın yerine sadrazam olan Paşa, Mısır'da meydana gelen Arabi Paşa hadisesini askeri yolla halletme konusunda ısrar edince, Sultan Hamid'in kendisini devirmek için asker topladığı jurnallerini ihtimal yorumlamasıyla 12 Temmuz 1882'de azledildi. Rutin olduğu üzere hemen Kastamonu Valiliği ile başkentten sürüldü ve 9 yıl süresince bulunduğu bu görevde bölgede müthiş bir intiba bırakarak pek çok eser meydana getirdi. Aydın ve Edirne Valilikleri ardından, iffet ve yüksek ahlakı ile meşhur Paşa, 1895 senesinde Adliye Nazırlığına atanarak 12 yıl süreyle bu makamı en uzun süre işgal eden nazır olarak tarihe geçti. Sultan Hamid'in istibdat devrinde bunun aslında tek bir yolu vardır: Sultan'ın sürekli huyuna gitmek. Aksinin akıbeti pek çok örnekle maruftur. Fakat Abdurrahman Paşa, yüksek seciyesi gereği ve adaletin yerini bulması uğrunda Sultan Hamid'e dahi kafa tutmaktan çekinmemiştir. Halil Rıfat Paşa'nın sadareti sırasında hastalığının artması üzere vekaleten bu görevi de yürüten Paşa, sadrazamın vefatı üzerine teklif edilen vazifeyi ise sunduğu bağımsız çalışma şartları doğal olarak Sultan Hamid tarafından kabul edilmeyince reddetmiştir. II. Meşrutiyet ardından emekli olan Paşa, ayan azalığı tekliflerini de kabul etmemiştir. 1912 senesinde vefat eden Paşa, Fatih Camii haziresinde, hemen Fatih Türbesi yanına defnedilmiştir. Geride ise dürüstlükle anılan kıymetli bir isim bırakmıştır.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Germiyanoğlu II. Yakup Çelebi'ye Dair Birkaç Kelam

Yakup Çelebi II'ye ait çini sanduka İmaret Mescidi içindedir.
İkinci beylikler devri olarak adlandırılan dönemde Osmanoğullarının palazlanmasından evvel Batı Anadolunun en güçlü beyliği Germiyanoğulları idi ve diğer bir kudretli beylik olan Karamanoğulları ile sürekli bir rekabet ve çatışma halindeydiler. Saruhan, Aydın ve Karesioğulları önceleri hep Germiyan beyine tabi idiler. Bugün haklarında halen Mustafa Çetin Varlık Hocamızın araştırıp meydana koyduğu kadarını bildiğimiz Germiyanoğullarının sadece iki beyinin mezarı bilinmektedir. Bunlar son iki bey olan Süleyman Şah Çelebi ve oğlu, ömrü maceralarla geçmiş II. Yakup Çelebi'dir.

Süleyman Şah, beyliğin gücünün iyiden iyiye zayıfladığı ve Karamanoğulları baskısı karşısında çaresiz kaldığı dönemde Osmanoğulları ile dünür olmuş, Hüdavendigar merhumun oğlu, Yıldırım diye anılacak büyük kumandanlarımızdan Bayezid'a kızı Devlet Hatun'u vermiştir. Tabi meşhur çeyiz bahsi şeklinde aktarılan fakat aslında beyliğin konumunu korumaktan ibaret olduğunu düşündüğüm Kütahya ve havalisini Osmanoğullarına bırakma hadisesi gerçekleşmiş, yeni damat Kütahya'ya vali olarak gelmiştir. Şah Çelebi, elini eteğini çektiği dünyaya Kula'da gözlerini yummuş ve orada defnedilmiştir. Türbesi günümüzde halen ayaktadır. Yakın zaman önce restore edilmiştir. Gelelim biz Yakup Çelebi'ye. Yakup bunu sindirebilir mi? Hayır elbette! Sürekli başkenti Kütahya'yı geri almak, tahtına taht şehrinde oturmak için fırsat kollamıştır. Hatta can dostu Hisar Bey ile İpsala zindanlarına dahi atılmış, çürümekten kaçarak kurtulmuştur. Bu kaçışın sonunda diğer bazı beyler gibi o da soluğu Emir Timur'un gölgesinde almış tabi. Bizatihi Ankara Harbinde eniştesi Bayezid'e karşı cenkte bulunmuştur. Siyasi bir evlilik sonuçta, eniştesini kendi tahtından daha fazla sevmesini kimse bekleyemez. Yıldırım'ın ordularında kendisine sırt çevirenler arasında Yakup Çelebi'yi karşı cephede gören Germiyan askerleri de vardır. Hatta kuvvetli rivayetlerden biri oldur ki, şehzadeleri ve valileri kaçtığından az miktar sadık adamıyla cenk meydanında kalan, buna rağmen kaçmayı ilk etapta düşünmeyen Koca Yıldırım'ı çarpışırken tanıyıp, "Be hey bu Osmanlı sultanıdır. Ne durursunuz? Ele getürün", diyerek hedef gösterip yakalatan yine Yakup Çelebi'dir. Timur ve ordularıyla Kütahya'ya gelen Yakup Çelebi, burada Timur'un Ankara zaferinin ana kutlamasına da ev sahipliği yapmıştır. Osmanlı taht mücadelerinde taraf olmuştur. Kendi tahtına da yeniden kavuşan Yakup Çelebi uzun yıllar hüküm sürmüş ve sonradan Osmanoğulları ile gayet iyi ilişkiler kurmuştur.

Sultan II. Murat devrinde Edirne'ye çağrılan ve şanına yaraşır şekilde karşılanıp ağırlanan Yakup Çelebi'nin bu seyahat sonunda beyliğini Osmanlı'ya miras bıraktığı söylenir. Osmanlı sultanı II. Murat, hem Yakup Çelebi'yi hem de eşi Paşa Kerime Hatun'u çok severmiş. Yakup Çelebi uğruna canı pahasına mücadele verdiği Kütahya'da gözlerini kapatmış ve külliyesi içindeki imarete bitişik türbesine defnedilmiştir. Fotoğraf bu kabre aittir. Yalnız burada bir mezar daha vardır. O da çini sanduka ile pencere arasındaki alanda olup artık sandukası bulunmayan Paşa Kerime Hatun'a aittir. Anadolu'daki ilk Türkçe kitabeler Yakup Çelebi devrine aittir. Taş Vakfiyesi başlıbaşına bir araştırma konusudur. Anadolu'nun zorlu zamanlarında Kütahya'yı Türkçe merkezi, sanat merkezi, bilim merkezi yapan Germiyanoğullarının dönemi Kütahya'nın geçirdiği en müreffeh dönemlerdir. Cümlesine rahmet olsun.

Kütahyalılar Serisi: Orgeneral Refik TULGA

Kütahyalı Org. Refik TULGA
9 Ekim 1907’de Kütahya’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi'nden sonra, Harp Okulu'nu bitirdi (1927). Harp Akademisi'nden mezun oldu (1937). Daha sonra kurmaylığı onaylandı (1938). Paris’te ataşemiliter yardımcısı iken, Siyasal Bilgiler Okulu'na devam etti (1939). Vichy’de ataşemiliter olarak bulundu (1941-42). Dönüşte Genelkurmayda Balkan Şube Müdürlüğü yaptı (1943). Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Piyade Tabur Komutanı oldu (1946-47). Washington Ataşemilterliği'ne atandı (1947-50). Paris’teki Avrupa Müttefik Kuvvetleri Karargahı İstihbarat Dairesi'ne gönderildi (1952). Cumhurbaşkanlığı Başyaverliği ve Muhafız Alay Komutanlığı yaptı (1954-56). Zırhlı Tugay ve Tümen Komutanı oldu (1959-60). 27 Mayıs 1960 tarihinde darbeden sonra İstanbul Valisi ve Belediye Başkanlığına getirildi. Üç yıl kadar bu görevde kaldı. 2. Ordu ve 3. Ordu Komutanlığı'na atandı (1962). Genelkurmay 2. Başkanlığı'na yükseldi (1964). Son görevi Brüksel NATO Askeri Komitesi Türkiye Askeri Temsilciliği'dir. 1981 yılında İstanbul'da vefat etti.

Kaynak:
1- Nazır Şentürk, İstanbul Valileri
2- İstanbul Valiliği Resmi Web Sitesi.